Pazar, Ocak 16

Günün Seçkisi #10 : İkon - Lady Gaga

Paris Hilton, 2000'li yıllar için "Her 10 yılın Marilyn Monroe ve Prenses Diana gibi ikonlaşmış sarışınları vardır. Bu döneminki benim" demişti. Bayağılığın, kültürsüzlüğün zirve yaptığı yıllarda hiç bir özelliği olmayan hatta birinin karısı olma (bkz. Victoria Beckham) özelliği bile olmayan Paris Hilton, bir nevi ikon oldu ne yazık ki. 2000'li yılların ilk kısmı için durum böyle iken sonuna doğru farklı bir ikon çıktı meydana. Lady Gaga. İstediğiniz şekilde tanımlayın; kışkırtıcı, çılgın, güzel, çirkin, vahşi, yapmacık, samimi, deli, çakma Madonna, Yeni Madonna, iğrenç, pornografik, cesur, gereksiz vs vs... Ama bir ikon olmaya hızla eriştiğini kabul etmek lazım.

28 Mart 1986 yılında New York'ta dünyaya gelen Stefani Joanne Angelina Germanotta yani Lady Gaga, 2008 yılında beri hayatımızda. 2 yıldır her gün şarkılarına, kendisine, fotoğraflarına ve yaptıklarına maruz kalıyoruz. Bu kadar tantanayı sadece bir albüm ile çıkarmasına bakarak bile kendisini başarılı sayabiliriz. Müziğini seversiniz sevmezsiniz ayrı ama, ilk albümü The Fame ve yarattığı imaj (90'ların önemli bir konseptiydi imaj) müthiş bir pazarlama başarısıdır. Benim de ilgilendiğim kısmı müziğinden çok, elde ettiği pazarlama başarısı. Olay olsun diye yaptığı her şey olay olan bu kız, farklı olmayı sattırıyor. Bugüne kadar tonla ödül kazanan, Forbes'un dünyanın en güçlü 100 insanı listesinde 7. sırada yer alan Lady Gaga, 2000'lerin bundan sonraki 10 yılının pazarlama stratejisininin ipuçlarını veriyor. İstanbul'daki Pazarlama Zirvesi'ninde konuşan Peter Fisk (Pazarlama Dehası kitabının yazarı) sunumunu Lady Gaga'dan Gugganheim'a uzanan değişen pazarlama felsefesi üzerine kurmuştu. Yeni Pazarlama Sanatı başlıklı sunumunun ana fikri "Lady Gaga'dan ne öğrendik"ti.



Tıpki Gugganheim müzesi gibi Lady Gaga da sanatın nefret ettirirken sevdiren, kışkırtırken ilham verdiren tarafını temsil ediyor. Lady Gaga'nın yaptığı aslında  farklı, ilintili ve olağandışı olmak (Different + relevant + extraordinary) ve bunu paraya çevirmek.  İçinde bulunduğumuz dönemin ana felsefesi "anlam konuşur, para yürür" ü en iyi anlayan ve bundan kendine bir yol çizmeyi en iyi başaran kişi Lady Gaga.  Buradan çıkarak yarattığı pazarlama felsefesi ise "Don't sell, enable me, amaze me" (Satma, olanak ver ve etkile) pek çok markayı etkileyecek bir strateji olacak. Şu ana kadar stratejisi çok başarılı olan Lady Gaga'nın esas başarısı ise Madonna gibi her döneme ayak uydurup, asla eskimeyecek bir efsane olabilirse ortaya çıkacak.

Son olarak markalar için Lady Gaga'lık kılavuzu: Be Bold, Be Brave, Be Brilliant! (Cesaret göster, Cesur ol,  Göz Alıcı ol.)

Perşembe, Ocak 13

Günün Seçkisi #9 : Müzikal - Wicked

Orijinal adı Wicked The Witch of West olan Lanetli Batının Kötü Cadısı romanı 1996 yılında Gregory Maguire tarafından yazıldı. Oz Büyücüsü'nün bilinmeyen hikayesini anlatan bu roman, 2003 yılında ismi kısaltılarak Wicked adıyla Stephen Schwartz ve Winnie Holzman tarafından müzikal olarak Brodway'e uyarlandı. Şu anda Broadway ve Londra başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde gösterilmiş ve tarihte en fazla sahnelenmiş 17. Broadway şovu. (İlki tabii ki Phantom of the Opera). Şimdiden uyarayım Tolkien sevmiyorsanız, Narnia Günlüklerini, Harry Potter'ı gereksiz buluyorsanız, kısaca fantastik türünden hoşlanmıyorsanız Wicked'ı izlemeyin. Müsamere der sinirimi bozarsınız.
 

Wicked  bilinen müzikal oyuncuları dışında hiç ünlü oyuncu kullanmadan tanıtımı çok iyi yapılan, bu yüzden de pek çok kez haftalık seyirci rekorunu kırmayı başarmış, Tony ve Laurance Oliver ödüllerini almış bir müzikal. Müzikalin müzikleri kadar dekorları da çok güzel, salona girer girmez sizi bir ejdarha kaşılıyor. Sonrası ise bir müzikal şölen.

Londra Victoria sahnesinde izlediğim Wicked
Wicked, Oz Büyücüsü'nde bahsedilen kötü cadının anlatılmamış hikayesini anlatıyor. Yeşil cadı Elphaba ve arkadaşı Glinda'nın gençlik yıllarında geçer. Kitapta, yeşil olarak dünyaya gelen kötü cadı Elphaba'nın aslında iyi olup olmadığı sorgulanır, müzikalde ise Elphaba iyi cadıdır. Yaşadığı trajedi onu kötü yapmıştır.

Broadway'de ilk olarak 2003 yılında sergilenen orijinal Wicked'da, Elphaba'yı ünlü müzikal yıldızı Idina Menzel canlandırıyordu. Benim izlediğim Londra versiyonunda ise Elphaba Kerry Ellis'ti. Idina Menzel'i de çok severim ama Kerry Ellis, hayatımda canlı olarak dinlediğim en iyi, en etkili sese sahip sanatçı. Daha sonra Wicked şarkılarının rock versiyonu ile bir albüm çıkaran Kerry Ellis, her faninin bir kez canlı dinlemesi gereken bir isim.

Londra'da izleme fırsatı bulduğum Wicked'tan o kadar çok etkilenmiştim ki eve döner dönmez bütün şarkıları, bütün sahneleri neredeyse ezberledim. Şovun en muhteşem parçası belki de müzikal tarihinin en iyi şarkılarından biri olan Defying Gravity. Şovun en iyileri diye ayrım yaparken içim cız ediyor ama yine de söyleyeyim, The Wizard and I, As Long as You Love Me, For Good, No Good Deed, I'm Not That Girl diğer müthiş parçalar.

Son olarak müzikalin en iyi parçasını paylaşayım. Defying Gravity, tabii ki Kerry Ellis yorumuyla...

Günün Seçkisi #8 : Ressam - Adnan Çoker

4 günlük aradan sonra günün seçkisine kaldığımız yerden devam edelim. Bugün konumuz resim. Yurtdışında müze müze gezerim, sergilere de nadiren giderim ama resimden anlıyorum desem kesinlikle Allah çarpar, o yüzden ahkam kesmeye kalkmayacağım. Tamamiyle gözüme hoş gelme bakış açısıyla sevdiğim bir kaç ressam vardır. Onlardan biri de Adnan Çoker. İlk kez Hürriyet Gazetesi (meşhur HMT) binasının giriş katında bulunan duvar çalışmasını gördüğüm de sevmiştim kendisini. Bir gün zengin olup evime resim de alayım kıvamına gelirsem kesinlikle eserlerinden birini alırım. Siyah zemin üzerine yaptığı geometrik şekillerle kendini ifade eden Adnan Çoker, hem eserleri hem de yaşı itibariyle Türk sanatında soyut akımının babalarından biri.

Adnan Çoker, 1927'de İstanbul'da doğdu. 1951 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitmesinin ardından 1955 yılında devlet bursuyla gittiği Paris'de Andre  Lhote, Henri Goetz ve Hayter atölyelerinde, Salzburg'da Yaz akademisi'nde Emilio Vedova atölyesinde çalışmış.  1961-1966 tarihleri arası "Müzik Eşliğinde Resim Gösterileri" adı altında performanslar gerçekleştiren Çoker, bugüne  30'a yakın kişisel sergi açmış. 24 grup sergisine katılan büyük üstadın, pek çok da ödülü var.

İstanbul Modern ve Maçka Modern'de eserlerini görebileceğiniz ressamın resimlerinden birkaç örnek:



Cumartesi, Ocak 8

Günün Seçkisi #7 : Özlü Söz

An expert is a person who has made all the mistakes that can be made in a very narrow field.

Uzman, kısıtlı bir alanda yapılabilecek tüm hataları yapmış kişiye denir.

Niels Bohr
Nobel Ödüllü Danimarkalı Fizikçi

Cuma, Ocak 7

Günün Seçkisi #6 : Film - Idiocracy

İdiocracy, insanoğlunun giderek salaklaşarak gerçekleştirdiği ters evrimi anlatan güzel bir film. Gelmiş geçmiş en iyi iş hayatı hicivlerinden biri olan "Office Space"in (o da şiddetle tavsiye edilir) yaratıcısı Mike Judge tarafından yönetilen film, 2006 yılında Amerika'da sessiz sedasız gösterime girmiş. Başrollerde Luke Wilson, Maya Rudolph ve Dax Shepard var. Biraz kara mizah biraz bilim kurgu türü denilebilir. Çok ilgi çekmemiş olsa da, Amerikan toplumunu epey eleştiren eğlenceli bir absürd komedi olarak tavsiye edilir.

Film, günümüzden 500 yıl sonra kültürsüzlükten, televizyona bağlı hayattan ve suni yiyeceklerden tamamen aptallaşmış distopik bir toplumu anlatıyor. 21. yüzyılın başında Amerikan ordusu tamamen ortalama kapasite ve zeka düzeyinde bir asker ile bir fahişeyi bir seneliğine dondurur. Proje, o yıl içinde iptal olur ve bizim denekler uyandığında yıl 2505'dir. Uyandıkları dünyada bambaşka bir düzen ortaya çıkmıştır. Akıllı insanlar "akıllı" oldukları için üremediklerinden aptallık tüm dünyayı ele geçirmiştir. Suni içecek ve yiyecekler insanlığın tek besini haline gelmiştir. Herkes o kadar aptal o kadar boştur ki bizim vasat eleman bu yeni dünyanın en zeki insanı olur ve olaylar gelişir... 

Temeli Amerikan toplumdan hareketle kurgulansa da pek çok topluma (Türklere de) uyan iğnelemeler var. Özellikle akıllı insanların az üreyip aptalların çok üremesi üzerine olan bölüm çok iyi. Doğal seleksiyonun salakların lehine gelişimini anlatan işte o bölüm:

Perşembe, Ocak 6

Günün Seçkisi #5 : Kitap - Tembel Ayaklanması


2007 yılında Kanat Atkaya bu kitap hakkında bir yazı yazdığında kesinlikle benlik bir kitap olduğunu anlamıştım. Ama kitaba yakışır bir kişilik olduğumdan üşenip almadım. Sonra bir arkadaşım sağolsun bana hediye etmişti. Tom Hodgkinson tarafından kaleme alınan Tembellik Ayaklanması: Yan Gelip Yatmanın Manifestosu, bugüne kadar kötülenmiş, hor görülmüş, ayıplanmış tembellik kavramının ne kadar ulvi bir olgu olduğunu anlatıyor. Tom Hodgkinson eski çağlardan bu yana kafamızda yer eden, "çalışmak iyidir yan gelip yatmak kötüdür" anlayışını çürütmek için elinden geleni yapmış. İyi ki de yapmış, biz tembellerin değerini anlayan biri ortaya çıkmış.  Gerçi Hodgkinson, tembelliği öven ilk yazar değil. Oscar Wilde ve Charles Baudelaire ile şair John Keats bu akımın ilk öncüleri ama bu alandaki en kapsamlı eser onukisi.Uyumanın güzelliğini, düş kurmanın değerini, molalarının faydasını anlatan Hodgkinson'un bu kitabı, Garfield Guide to Everything'ten sonra bana en çok ilham veren kitap oldu.

Kitap, özünde tembelliğe bir övgü olsa da çalışmaya değil, çalışkan görünmek uğruna dinip durmaya, kendi için değil başkaları için üretmeye karşı. Kitabın ana fikri "insan, gündelik yaşamla düşlerini bir arada tutabilir". Beni de ana fikrim aslında. Ama ne zaman kendimi tembel diye tanımlamasam, "hayır sen tembel değil çalışkansın, onca şeye yetişiyorsun" diyen bir sürü  insan var etrafımda. Ben de tekrarlıyorum hayatımı tembellik üzerine kurgulayarak tembellik yapmak için çalışıyorum. Tembel yaşamımı, gündüz hayallerimi sürdürürek de yapmam gerekenleri yapabiliyorum.

Çarşamba, Ocak 5

Günün Seçkisi #4 : Şanssız İnsan - Roy Sullivan

Hayat bazen insana çekilmez gelir ve ben çok şanssızım diye isyan edilir ya... Dememek lazım öyle. Gelin bir de bu adamcağıza bakın. Roy Sullivan, kendi isteği dışında tarih ve rekorlar kitabına geçmiş bahtsız bir kişilik. Tarihe geçmesini ise bir başarısına değil, şanssızlığına borçlu. Roy Sullivan'a 35 yıllık bir süreçte tam 7 kez yıldırım çarpmış. İlk kez 1942 yılında gözetleme kulesi tepesindeyken yıldırımla tanışan Sullivan, Virginia'da yaşayan kendi halinde bir ulusal park korucusuymuş. Daha sonralar farklı noktalarda paratoner görevi görmeyi sürdüren Sullivan, yıldırımlardan birine de karısıyla yakalanmış. Yıldırımlar yetmiyormuş gibi kadın dırdırı da bitirmiştir adamı. Son yıldırım çarpmasında, bulutların kendisini takip ettiğini ve onlardan kaçarken çarpıldığını iddia eden Sullivan'ın, Looney Tunes karakterlerinden Coyote ve Sam kafasını yakalamış olduğunu tahmin etmek çok zor değil.

İstatistiklere göre bir insana yıldırım çarpması olasılığı 3 binde 1 iken bu adam 7 defa bu olaya maruz kalmış. Yıldırım çarpmasından sağ kurtulmanın da düşük bir olasılık olduğunu düşünürsek, katrilyonda bir görülebilecek bir olasılıktan bahsediyoruz.  Yıldırım çarpmış bir insan tanıdığım ve çarpmanın da kurtulmanın da ne kadar zor olduğunu bildiğim için Roy Sullivan amcaya pek üzüldüm. En üzücüsü de paratoner amca Sullivan, bu kadar hırpalanmaya dayanmış ama sonunda 1983 yılında bir kadın yüzünden intihar etmiş. İnsanoğlu işte! Nelerden kurtulur, nelere kafayı takar. Demek ki neymiş şanssızlık öyle herkese nasip olan bir şey değilmiş. Halimize şükredelimmiş.